Özgürlüğe Koşan ‘Beyaz At’

Aragon’un hayatının aşkı olan Elsa Triolet, kitabı ‘Beyaz At’ta okurun bir ömür boyu omuzlarında taşıyacağı bir roman karakteri yaratıyor.

Ne kitabın ne de yazarın adı tanıdık. Kitaba bakmak için eline alan kişiye özel bir bilmezlik bu. Kitabı rafa geri koymak yerine, merak duyarak ve içinden gelen sese karşı koyamayarak kitabın arkasını çevirdiğinde, şu satırları görür, kitabı eline alan kişi: “Michel, bu matrak harbin en azgın döneminde, yirmi dört saatlik izinle geldi Paris’e… Tatlı bir sonbahar sisine sanlı yürek paralayıcı bir banş havası kaplamıştı Paris’i… Orada, geldiği yerde olup bitenlerden hiç kimsenin haberi yok gibiydi; sadece Michel’di sanki bilen, cephedeki kepazeliği! Bir acı halinde duyduğu yalnızlığını… Şaşkınlık verici bir yetenekler bütünü olan bu kitaptan, sürekli bir fişek şenliği seyretmiş duygusuyla aynlıyor insan…”

Bu kadardı yazı ve bu yazının altında bir isim vardı: Albert Camus. Kitabı eline alan kişinin, kitaba kayıtsız kalması olanaksızdı artık. Kitap, iki hafta boyunca masada durdu. Okumaya cesaret edilemedi adeta. Çünkü, Elsa Triolet’nin kim, hangi ‘Elsa’ olduğu öğrenilmişti artık. Şu mısralardaki Elsa’ydı o:
“Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pınl orada gördüm / Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi E unuttum içlerinde.”

Aragon’un, dünyanın en güzel aşk şiirlerinden birini Elsa’sının gözlerine yüklemiş şairin, Louis Aragon’un hayatının aşkı, ışığı, insanı, her şeyi olmuş kadındı Elsa Triolet. Böylesine büyük bir aşkın kahramanlarından Elsa’nın, Elsa Triolet olduğunu bilmemek, büyük kayıptı. Ama kitap, insanın hayatına bir hayat daha katacak kadar zengin bir eserdi. Kahramanı, Elsa Triolet’nin büyük aşkı Aragon’la birçok ortak yönü olan, Michel Vigaud’ydu. Babasını sadece ceketi pırıl pınl güzel düğmelerle dolu bir adam olarak hatırlayabilen, bir zamanlar usta bir şarkıcı olan güzel annesiyle büyüyen, kaldıklan otellerde, kentlerde, her yerde kendisini sevdiren, küçük ve sevimli Michel’ken, büyüyüp, kadınlann taparcasına sevdiği bir adama dönüşen, ama bunca sahte tapınmanın arasında gerçek yalnızlığı tadan Michel Vigaud… Her görenin, ilk bakışta değilse eğer, ilk bir dakikanın içinde hayranı olup çıktığı Michel… Annesi de öldükten sonra kimsesizliğin ne demek olduğunu genç yaşta öğrenen, tüm yaşadıldanna, tüm tanıştıklarına rağmen, hayalindeki ‘Beyaz At’a binip kahraman olması için hiçbir fırsatla karşılaşamayan ve hayatı boyunca bunun hüznünü taşıyan Michel…

Paris’te yalnız olmak
Michel, bunca yalnızlığı ve arayışı, yaratıcısından devralmıştı. Durduk yerde, sadece hayal ederek yaratılmış bir yalnızlık değildi onunki, yıllarca yaşanmış, hem de Paris’te, bir yalnızlıktı… 1896’da, Moskova’da doğan Elsa Yurevnava Kağan, avukat bir baba ve öğretmen bir annenin küçük kızı olarak, Fransızca, Almanca öğrenerek büyür. Henüz gencecik bir kızken tanıştığı Mayakovski’nin şiirlerine ve kendisine hayran kalır, âşık olur. Ancak hayatı boyunca hep gölgesinde kaldığını hissettiği ablası Lilya, Mayakovski’nin aklını başından alan kardeş olur. Kendisine Tahiti’yi tanıtacak ve Triolet soyadını verecek bir evliliğin ardından, Fransa’ya, Paris’e giden Elsa, burada kendisine sanatçı dostlar edinmiş olsa da, günler, aylar, yıllar, kafe masalannda yazmaya çalışarak, başkalarını gözlemleyerek, mutsuzluk ve yalnızlık içinde geçer. Ta ki bir gün, yazdıklarına hayran olduğu Louis Aragon’la tanışana kadar. 6 Kasım 1928 olarak not düşülmüş (Louis Aragon-Eİsa Triolet, Unda Hömer, İletişim Yayınlan) bu buluşma, daha sonra Aragon’a şunlan yazdıracaktır: “Hayatım ancak seninle başlıyor.” İşte Michel’in başına gelecek olan da budur.

Bir gün, bir karenin taraçasında otururken görür Elisabeth’i. Elsa’nın, kendi adını ödünç verdiği güzel kadını. Elisabeth’le tanıştıktan sonra, onunla hayatı yeniden yaşamaya koyulan Michel, “Bir kitabı okumak ve çeviri olduğunu bilmemek nasıl mümkündür! Her şeyden kopuk, mücerret bir olay değildir ki bir kitap; evveliyatı ve sonrası vardır” ya da “Kültür de klasik dans gibidir, küçücükten başlamak lazım” diyen Elisabeth’in karşısında, o güne dek gazete ve kitap okumadığı için pişmanlık duyar. Elisabeth’in onu küçük görmesinden korkar ve korkusunda haklıdır. Peki, hayatını kültüre çakılı kalmış bir softalıkla geçirmeye çalışan, ama ilerleyen sayfalarda aşk adına pişmanlıkla dolu olduğu ortaya çıkacak olan Elisabeth’in ‘kaçırdığı’, göremediği, anlayamadığı Michel nasıl biridir? Aynen şöyle biridir: “Michel, masalarını çevirmiş sadece onlar için şarkı söyleyen çiganlardan birinin gitarını aldığında, bodrum katı handiyse bomboştu. Ve Michel söylüyordu bu sefer. Sesinde kanatlar vardı. Ürpertici ama tadına doyulmaz bir kararsızlık, gizli kayışlar ve iniş çıkışlar vardı. Yerdeki, masanın altındaki boşalmış şampanya şişeleri saymakla tükenmiyordu artık. Ve artık Michel müşteri değildi: İnsan böyle şarkı söyleyince müşteri olmaktan çıkar!.. Patron (saçları dökük, seçkin tavırlı, redingotlu bir adam) Michel’in yanına oturmuştu ve onunla en iyi şarkıcıları arasında garip bir yarışmayı yönetmeye koyulmuştu. Michel’in bir blues nağmesinde uzayan sesiyle çiganlar korosu umulmadık bir uyum içinde eriyordu zaman zaman…”

Kitaba sığmayan karakter
Michel, bütün duygusal girişimlerin ustasıdır, hepsine hâkimdir, ama ağzından çıkan binbir sözü bir şiire dönüşterecek nihai yeteneği de yoktur. İşte bu, kalbinin her yanını ele geçirmiş aşka meydan okuyan tek eksiktir. İyilik, fedakârlık, sevgi, dostluk, zarafet, neşe, hareket, cana can katmak, hepsi vardır Michel’de. Hayatı, bir sanatseverden öte, bir hayatsever olarak yaşar. Ama gidip, dostu Bielenki’nin deyimiyle, ‘korkunç’ bir kadına, Elisabeth’e tutulur. Ve o korkunç kadın, korkunç, korkunç, korkunç kadın, Michel’de, bir kadının bir erkekte açabileceği en derin yarayı açar. Okur olarak ne durumdasınızdır bu
arada? Michel’le tanıştıktan sonra, omuzlarınıza bir ömür boyu taşıyacağınız bir roman karakteri daha eklenmiştir. Ondan kopmak, onu unutmak, önemsememek mümkün değildir. İşte böyle, Michel Vigaud, bir roman karakteri olmaktan çıkar ve sayfalara adeta mıhlanmış yaradılışı, sizin zihninizde de, oradaki engin denizlerde de kendine yer açar. Sayfalar bir bir akıp gider ve, ah evet, savaş… İkinci Dünya Savaşı çıktığında, geleceğinin nasıl olacağını kestiremeden askere gider Michel. Kitaptaki onlarca karakterini bir satranç oyuncusu gibi ileri sürmüş veya geri çekmiş olan Elsa Triolet, romanın bu son bölümlerinde ustalıkla bir hamle daha yapar; Michel için gerçek bir âşıktan öte gerçek bir dost olmuş Simone’u öne çıkarır. İşgal edilen Paris’i, işgal edilen hayatları bu güzel ve güçlü kadının gözünden anlatır daha çok. Ve roman, bir asker mektubuyla biter. Romanın bütün gerilim noktalarını öne seren, derleyip toplayan, ‘aslında okuduğunuz buydu, hepsi bu mektupta yazılı işte’ dedirten bir mektup. Bir ömre, bir romana bedel bir asker mektubu. Aragon’un ‘Mutlu Aşk Yoktur’ şiirinin eşlik edebileceği, okura, özgürce koşmaktan vazgeçmeyecek bir Beyaz At’ın gerçekten yaşamış olduğuna yemin ettirecek bir mektup…

BERİL YALÇIN, RADİKAL GAZETESİ, 20 NİSAN 2007 CUMA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir