“Tutku İnsanın Kendisine Sunduğu En Değerli Armağandır”

Işıl Özgentürk uzun bir aradan sonra yeni kitabıyla karşımızda. Yaşanan ama görülmeyen hayatları tek tek bulup çıkarmış, konuşmuş onlarla ve yaşamlarını yeniden yaratmış. Yazarla kitabını konuştuk.

Kitabınızı okurken, kendimi sizinle birlikte biryolculuğa çıkmış gibi hissettim. O kadar çok insan hikâ­yesinde, o kadar çok farklı coğraf­yalarda konakladım ki, bu çeşitli­lik beni şaşırttı. Yapmak istediği­niz bu muydu?

Yaşasın, demek ki, amacıma ulaşmı­şım. Yıllar önce yayımladığım “Alevin ve Ateşin içinden,” adlı röportaj kita­bımda ham halde bulunan röportajları­mı, yeniden hikâve üslubuyla yazdım. Hepsi tanık olduğum hikâyelerdi. Ta­nıklığımı bu kez, bir yolculuk olarak ta­sarladım. Elimde yüzlerce hikâye vardı. En sevdiklerimi seçtim.

Hikayelerdeki insanlar, en mahrem sırlarını sizinle paylaşıyorlar. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Gazetemizde yayımla­nan yazılarınızda da bu görülüyor. Bu­nun için özel bir davranış biçimi mi ge­liştirdiniz?

Hiçbir özel davranış biçimim yok. Ben yazar olarak samimiyete inanan bir insanım. Ve sokağı severim. Çünkü so­kak, bizi ele geçirmeye çalışan düzenin bütün unsurlarına rağmen, kendi bildiği yaşamı sürdüren bir yerdir. Sokaktaki insan, insana dair her şeyi yaşar. Âşık olur, kara sevdaya kapılır, adam öldü­rür, özler, sevdiği için fedakârlıkta bu­lunur, ihanet eder, onların hikâyelerine en çok üçüncü sayfada rasdamr. Ama fazlasıyla gerçektirler, ben ancak bu gerçekçiliğe, yazar olarak müdahale edebilirim. Onu değiştirmek gibi bir şansım yoktur, sadece okura en can alıcı bir biçimde bu gerçekliği sunarım.

Her daim muhalif bir yazarsınız öyle değil mi?

Muhaliflik yazarlık mesleğinin ve di­ğer sanat disiplinlerinin olmazsa olmaz özelliği hiç kuşkusuz, işimiz bize sunu­lan düzeni, bize sunulan ahlâk formla­rını, bize sunulan yaşam biçimini sorgu­lamaktır. Bunun dışında var olmak mümkün değildir. Öte yandan sanat, yerleşmiş ön yargıları da sorgulamak ve sözünü söylemek zorundadır. Örneğin, Türk aile yapısının mükemmel olduğuna dair bir ön yargı vardır. Hatta, “bizim çocuklar yoz Batılılar gibi uyuşturucu kullanmazlar, ensest bizim topraklarda çok ender­dir…” gibi tuhaf, sorgulanmamış onlar­ca düşünce kalıbı bulabiliriz. Acaba bu mutlak bir doğru mu? Bal gibi bizim ai­le yapımız da her türlü insani olmayan unsurları barındırır. Şiddet kol gezer ve ne yazık ki, gençler arasında uyuşturucu kullanımı hızla artmaktadır. Bunlar son derece görülen gerçekler ama biz kendi­mizi kandırmakta çok ustayızdır. işte ben en çok bu önyargıları sorgulamayı severim.

Kitabınızda en acı verici bir hikâye­nin içinde bile insanı gülümseten bir şeyler var? Sanki acıyı yumuşatmak istiyorsunuz ve mizah imdadınıza yetişiyor.

Keşke daha fazlasını yapabilsem. Şöyle durumlar vardır, bir olay, bir dav­ranış biçimi canınızı çok yakmıştır. O anda dünya başınıza yıkılır, her şeyi kapkaranlık görebilirsiniz ama zaman geçtiğinde ya da bakış açmızı değiştirdi­ğinizde, aynı olaya kahkahalarla gülebi­lirsiniz de. İnsanoğlu böyledir, acıyı ko­miğe çevirmeye son derece yatkındır. Bu da bizi koruyan bir şeydir. Aksi tak­dirde, hepimiz karamsar suratlarla, kız­gın dolaşan mahlûklar olurduk. Hayat buna izin vermez. Acıya karşı, yaşadığı­mız örselenmeye karşı, en güçlü yanda­şımız mizahtır. Mizah bize dayanma gü­cü verir, örneğin her zaman toplama kamplarındaki insanlarm, insana aykırı onca işkenceye nasıl dayandıklarını dü­şünmüşümdür. Gülerek! içinde bulun­dukları durumu, bir mizah olayına çe­virerek.

Bugün ülkemizde işkenceden geçmiş onlarca insan var ama bu insanlar o günlerini anlatırken, kimi zaman kahka­halarla gülerler. Mizah ve gülmek bizim en önemli silahlarımızdır. Ne de olsa Nasrettin Hoca’nın torunlarıyız.

KADINLARA DAİR HİKÂYELER

Kitabınızda kadınlarına sanki pozitif ayrımcılık yapmışsınız, kadmlara dair hikâyeler daha çok. Öyle mi?

Doğrudur ama pozitif bir ayrım yap­madım. Demek ki, kadınların daha çok hikâyeleri var. Şu erkek egemen düzeni­mizde, kadınlar daha çok ezilen, daha çok kırılan ve tabii daha çok öldürülen olmuşlarsa, bu da kitaba yansımıştır. Kitaptaki kadınlar, bu geniş coğrafya­nın, bağlayıcı, değiştirici gücü olarak var olmuşlardır. Onlar kendileriyle dalga geçerler, onlar acayip âşık olurlar ve bugün hâlâ bu topraklarda herhangi bir bölünme olmadıysa, bu biraz da kadın­ların sağduyusuyla ilgilidir. Öte yandan kadınlar anlatmaktan hoşlanırlar. Yıllar önce Ürdün’de çölde, bir hafta geçirmiştim. Çöl ortasında, yılan ve ak­rebe karşı özel olarak ilaçlanmış bir çöl kampında kalmıştım. Bütün gün arka­daşlarla kıl çadırlarda oturuyorduk, çünkü kıl çadırın dışı yetmiş dereceydi, ancak akşamüstü çıkabiliyorduk, sonra bir gün kıl çadıra çok yaşlı ama çok yaş­lı bir kadın geldi, yüzü dövmeli bir ka­dın, yanında onun gibi çok yaşlı bir adam, elinde bir ut. Kadm yere çömeldi ve adam udunun tellerine usulca dokundu. Kadın hiç bilmediğim bir dilde an­latmaya başladı. Muhteşem bir andı ve ben tuhaf bir biçimde kadının anlattıkla­rını anlıyordum. Büyülen­miş gibiydim ve bu muhte­şem olay her gün yaşanma­ya başladı, işte o zaman, hayatımda hiç kimsenin ye­rinde olmak istemeyen ben, o kadm olmak iste­dim. Herhangi bir yerde çömelip, hikâyeler anlatan bir kadın.

Siz şanslı bir kuşaktansı­nız, 68 kuşağından. Bunun yazarlığmızdaki, yaşamınızdaki etkileri ne oldu?

Şimdi, yıllar sonra geri­ye dönüp baktığımda, özel­likle de yeni kuşakların üniversite ya­şamlarını gördüğümde, “biz amma şanslıymışız” diye düşünüyorum. Geçenler­de Londra’daydım, vergilerde üç kuruş­luk bir artış olmuştu ve bir buçuk mil­yon insan protesto yürüyüşündeydi. Sendikalar, sanatçılar, aldınıza kim ge­lirse yürüyordu. “Vergiler zenginler içindir!” diyerek. Bir de baktım, bir afiş, “68 asla geçmiş değildir, bugün­dür!” Hemen afişin altında yürümeye başladım. Ve birden gençleştiğimi his­settim. Galiba o günlerde bir ışık, yer­yüzüne değdi. Ve dünyanın gidişatını değiştirdi. Tüm önyargıları eritti ve bü­yük bir yaşam sevinci verdi ve dünyanın daha eşitlikçi ve özgür bir yer olabilece­ğine insanları ikna etti. Bana da kişisel olarak sokağı ve özgürlüğü sevmeyi öğ­retti. “Sayın başkanım” dememeyi öğ­retti. Yeryüzündeki her şeyden sorumlu olmayı öğretti. Ve yapıcı bir iyimserliği kalıcı yaptı.

Yeniden kitabınıza dönelim. Çok akıcı bir anlatımınız var ve yerel dile çok hâkim olduğunuz görülüyor. Bu­nun için özel bir çabanız oldu mu?

Bu kendiliğinden olan bir şey ama bu kendiliğinden olan durumu için bazı yazarlara borçluyum, örneğin bir Orhan Kemal benim her zaman yol göstericim olmuştur. Onun yarattığı ve aktardığı dünyaya hayran olmamak mümkün de­ğildir. Kişileri yanınızda hissettirir, son­ra Yaşar Kemal, kıskandıracak kadar sözcüğe hâkimdir. Onun ve Fikret Ot-yam’ın röportajları benim her zaman başucu kitaplarım olmuştur. Bize yaşa­dığımız ülkeyi tanıtmışlardır, görüp an­lama isteği uyandırmışlardır. Öte yan­dan, bir zamanlar TRT televizyonu için, Türkiye topraklarındaki efsaneleri senaryolaştırmıştım, bu be­nim sözcük dağarcığımı besleyen önemli bir çalışma olmuştu. Ve asla Sevgi Soysal’ı unutmamam gerekiyor. Onun samimiyeti, beni faz­lasıyla etkilemiştir. Ve muhteşem anar­şistliği.

Sevgi Soysal sizi öyle etkilemiş ki, onun TanteRosa romanından esinle­nerek, “Seni Seviyorum Rosa ” adlı fil­mi yaptmız. O romanda sizi en çok et­kileyen neydi?

Yaşam sevinci. Bütün örselenmelere rağmen bir kadının kendini var et­me çabası. Ama bugün çeksem, farklı bir biçim­de çekerdim, içinde daha çok mizah olurdu. Demek ki, o zamanlar fazlasıy­la örselenmiş bir haldeymişim. Mizah biraz uzak olmuş.

Işıl Özgentürk

KIRSAL ALANDA CİNSELLİK

Çukurova ‘da pamuk toplayan ka­dınlardan biri size şöyle sesleniyor: “Anam, madem İstanbul’dan geliyor­sun, her birimize bir koca getirseydin ya…” Ve başlıyorlar sizinle cinsellik üs­tüne konuşmaya, öyle rahatlar ki, insan bu kadınlar nerede diye sormadan ede­miyor. Gerçekten, bu denli rahatlar mı?

Evet, bakalım bu zor soruya nasıl yanıt vereceğim. Öncelikle şunu söyle­mek isterim, cinsellikten korkma, utan­ma, çevrenin ne diyeceği, kasabalarda, küçük kenderin dar alanlarında önem kazanır. Mahalle baskısı buralarda kendini çok şiddetli hissettirir. Özellik­le de kadın cinselliği adeta bir tabu gi­bidir. Ama kırsal alanda cinsellik, öyle utanılacak bir konu değildir. Kırsal alanda insanlar, belki de doğaya daha yakın oldukları için cinselliğini bir so­run haline getirmezler. Tabii, bu söyle­diklerimi çürüten pek çok töre cinayeti ve zorunlu intiharlar da bizim günde­mimizdedir. Bu başlı basma incelen­mesi gereken bir konu, ama gene de ben kırsal alanda insanların daha özgür olduklarını söylemeliyim. Varoşlarda da. Sanıların tersine, akıp giden bir cinsellik söz konusu.

Örneğin, kentlerde kadınların büyük çoğunluğu kadın doktora giderken, tu­haf bir utangaçlık içindedir. Oysa köy­lerde bu böyle değildir. Bu alanda çalı­şan insanların bilgilerine bakılırsa, ora­larda kadınlar kadm doktora rahatlıkla gider, derderini söylerler. Öte yandan, televizyon ve Sivil Toplum çalışmaları, gerçekten kadını değiştirmektedir. Ar­tık kendi bedenlerimize, kendi cinselli­ğimize sahip çıkmayı öğreniyoruz. Bu da çok sevindirici bir durum.

Ama sizin kadınlarınız entrika da biliyor…

Entrika zekâyla ilgili bir şeydir. Za­manla geliştirilir. Bunu tüm kadınlarda görebiliriz. Ünlü Meksikalı yazar Octavio Paz, Meksika kadınları üstünde yaptığı bir araştırmanın sonuçlarında şöyle der: “Sessizliğe, ikinci sınıf vatan­daş olmaya koşullandırılan kadın, za­man içinde farklı politikalar üreterek, var olan düzende söz sahibi olmayı de­ner.” Evet, buna da entrika deriz. Ör­neğin, erkekler hâlâ analarının seçtiği kadınlarla evleniyorlar. Ana sanki hiç­bir şeye karışmamış gibi duruyor ama kızı beğenen, oğluna tavsiye eden ge­nellikle onlar. Kocalarından habersiz ev harcamalarını akıllıca yönetip, ken­dine altm düzenler de kadınlar. Hele de bizim gibi, kadının daha çok çalıştı­ğı, emek ürettiği bir toplumda, kadmm sözünün geçmemesi imkânsız. Ama sessizce, erkeğin egosunu okşayarak. Bu kadınların acılı tarihlerinden öğren­dikleri bir şey…

Hikâyelerinizin birinin başlığı şöy­le: “Olacaksan Seyro ile Şemmuz gibi âşık ol!” Gerçekten artık böyle aşklar kaldı mı? Yoksa siz tutkuyu çok mu yüceltiyorsunuz?

Ben kişisel olarak, tutkunun, pato­lojik bir olaya dönüşmediği hallerine taparım. Çünkü insanoğlunun yaşa­mında tutku olmasaydı, şimdilerde el­de ettiğimiz inanılmaz zenginliklere as­la sahip olamazdık. Tutku, insanı öz-gürleştirir, çevresini tanımasını sağlar. En çok da kendini. Aşkın en yoğun bi­çimi olan tutku, bize delice şeyler yap­tırır. Hesapsız kitapsız şeyler. Orada ne kariyer hesapları kalır ne de toplum kuralları dediğimiz kurallar. Tutku ve aşk insanm kendini anarşist olarak ilan etmesinden başka bir şey değildir.

Çok haklı olarak, artık öyle aşkların kalmadığından söz ediyorsunuz. Doğ­rudur, bizi birer tüketim hayvanı hali­ne getiren toplum yasaları, aşkı da bir tüketim aracı haline dönüştürmüştür. Bize her alanda korkak ve tüketici yap­mıştır. Bu da insanlık için en acılı du­rumdur. Bu nedenden ben delileri çok severim. Aşktan akimi kaçıranları da, toplumun sunduğu yasaları çiğneyenle­ri de. Çünkü tek bir meselemiz vardır, insanm özgürleşmesi.

SONSUZ SEVGİ

Sizinki bir ütopya değil mi?

Ütopya olmadan yaşamanın bir an­lamı yoktur benim için. Hepimiz bir şeylere inanırız. Kimimiz tanrıya, kimi­miz doğaya, kimimiz aşka. İnandığımız şeyler uğruna mücadele ederiz. Kitap­taki insanlar da bilinçli ya da bilinçsiz bunu gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Ta­bii ki, acı olacak, hüzün olacak ama se­vinç ve neşe ve aşk da olacak.

Hikâyelerden Güneydoğu’yu çok sevdiğiniz ortaya çıkıyor, acaba oralar­da daha çok hikâye bulduğunuz için mi, bu sevgi neredeyse sonsuz?

Muhtemelen bu sevgi benim ço­cukluğuma uzanıyor. Ben Antepliyim, ve on beş yaşıma kadar, Antep ve çev­resi benim tüm kişiliğimi oluşturdu. Fıstık tarlalarında yapılan katmerli kahvaltılarla büyüdüm ben. Arap ka­dınlarının güzelim aşk şarkılarıyla bü­yüdüm. Binbirgece masalları gibi ma­sal anlatan Kürt kadınlarının yanı ba­şında merakla dinleyen bir küçük ço­cuktum ben. Hep öyle kalmaya çaba gösterdim. Tek tutkum da bu olsa ge­rek.

Bu uzun röportaj için teşekkür ede­rim. Söyleyeceğiniz bir son söz var mı?

Var, şöyle, ben derim ki, hayat her zaman sanattan bir adım öndedir. Bi­zim işimiz de onu kovalamak. Kimi za­man tökezleyebiliriz, kimi zaman canı­mız acıyabilir, kimi zaman kahkahalar­la güleriz. Ve her zaman küçük bir ço­cuk gibi hayret içindeyizdir. Bitmeyen bir hayret.

Özge Öztürk, Cumhuriyet Kitap #1212, 9 Mayıs 2013

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir