Yepyeni Bir Yayınevi: Aya Kitap

Yepyeni Bir Yayınevi: Aya Kitap

Bu yıl 25. yılını kutlayan TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’nda, kitapseverler yepyeni bir yayıneviyle tanıştı. Bu yayınevinin adı: “Aya Kitap”. Neden “Aya”? Ne anlama geliyor “Aya”? Elin, bilekle parmak dipleri arasında kalan iç bölümünü, yani avucun parmaklar dışındaki bölümü mü düşünülmüş acaba ad konulurken; yoksa ayak tabanını mı amaçlamış yayınevinin kurucusu Derya Ayyıldız? Sormadım. Belki de yaprakların geniş, düz ve parlak bölümünü düşünmüş, ondan dolayı yayınevinin adını “Aya” koymuştur, ne bileyim ben!

Yepyeni Bir Yayınevi: Aya Kitap

Eskiden tanırım Derya Ayyıldız’ı, bitkilerin körpe saplarında ve yapraklarında bulunan, güneş ışığını soğurarak bitkilerde karbon özümlemesini sağlayan, yani bitkilere yemyeşil rengi veren klorofil maddesi gibi bir insandır. Dostunu yüceltir, dost olmadığına boş verir. Belki de bu özelliği için seçmiştir yayınevi adı olarak “Aya”yı, kim bilir? Yunanca “kutsal” anlamında kullanılan Aya’yı amaçlamış da olabilir, neden olmasın?

Derya Ayyıldız, ‘Aya’ adını nereden buldu?

Bazı yörelerde “acaba” anlamında kullanıldığını da bilirim “Aya”nın. Yayınevine ad konulurken, o anlam düşünülmüş de olabilir. Bir de, bir tür “savaş aleti” vardır bilirsiniz, çocuklara özgüdür, “sapan” diye bilinir. Garip ve ilkel çağlardan kalma bir alettir. Ortası boş bir çatalın iki ucuna, otomobil iç lastiği kesiği bağlanır, ortasına da avuç içi (ki, Aya adını buradan almaktadır) büyüklüğünde ve biçiminde irice bir taş parçasının sığabileceği kadar alana sahip, eski/püskü deri/güderi artığından oluşan bir hazne yerleştirilir. Ayyıldız, ola ki bunu da düşünmüş olabilir ve “Aya” işte o ayadır. Sonracığıma, Güneydoğu illerimizde “hey” gibi bir hitap tarzı olarak da kullanılmaktadır “Aya”. “Aya hele bağ” derler, “Aya hara gedirsen” diye sorarlar. Haaa, az daha unutuyordum, Hititlerin akıl ve bilgelik tanrısına da Aya deniliyor, öyle değil mi?

Derya Ayyıldız’ın “Aya”sı hangi “aya” bilemiyorum, ama ben Hititlerin “Aya”sını yeğliyorum. Yani demem o ki, benim “Aya”m, o “Aya”…

Sunay Akın ile Akgün Akova da Aya Kitapta

Aya Kitap, yedi kitapla yayın dünyasına giriş yaptı. Bunlardan biri Zekeriya Temizel’in “Çekerek Kıyılarında” başlığını taşıyan anıları, bir diğeri İzmit’te yaşayan ve Seka Postası’nı 25 yıldır sürdüren bir yayıncının kitabı. Adı: “Mavinin ölümü”. Aya Kitap’tan çıkan bir başka yapıt, “Türbanlı Siyaset” adını taşımakta. Esas mesleği eczacılık olan, evrensel düzeyde ünlü müzikçimiz Fazıl Say’ın annesi

Gülgün Say, bu kitabında 1980′li yıllarda ülkedeki sosyal ve ekonomik gelişmeden pay alabilmekten umudunu yitiren Anadolu insanının, umutlarını bu kere öbür dünyaya bağlamasını, dine sarılmasını ve anti-laik çalışmalar sürdüren tarikatlara yönelmesini konu ediniyor. Dr. Anna S. Tveritinova’nın, tarihteki Karayazıcı İsyanı hakkında bugüne dek kitap bütünlüğündeki Türkiye’deki ilk çalışma niteliğindeki “Karayazıcı Deli Hasan İsyanı” kitabı da, Aya Kitap yayınları arasında. Rajal VVhipple / Remzi Üzel imzalı “Işık Kız İda”, yayınevinin yayımladığı “ilk yedi” arasındaki bir diğer kitap özelliğini taşıyor. “İki Şair Arasında İstanbul” ise, Sunay Akın’ın yazılarını, Akgün Akova’nın fotoğraflarını bir araya getirmekte. Yedi kitabın, Yelda Baler imzalı özgün kapak fotoğraflarınıysa, her türlü değerlendirmenin üstünde olarak değerlendiriyorum.

Gururun ayak altına alınması

Aya Kitap’ın, TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’ndaki standında, Elsa Triolet’nin Attilâ Tokatlı’nın “1971 TDK Çeviri Ödülü”ne değer görülmüş Türkçesinden “Beyaz Afini görünce hemen satın aldım. Kaç yaşındaydım “Beyaz At”ı ilk okuduğumda? Ne bileyim ben! Tam olarak anımsamıyorum. Sanırım onlu yaşlarımın ortasındaydım. Romanın kahramanı Michel’den amma da etkilenmiştim haaa! Doğallığına tutulmuştum Michel’in, inişler ve çıkışlarla dolu öyküsüne saatler içinde takılıp gitmiştim. Michel’in duygularının sürgününde süren yaşamıyla, kendi kısacık yaşamımı özdeşleştirmiştim nedense. Aşkı aşk gibi yaşamıştı Michel, hüznü hüzün gibi, acıyı acı gibi, yalnızlığı yalnızlık gibi… O günlerde Michel gibi olmaya karar verdiğimi dün gibi anımsıyorum. Katıksız, mağrur bir yaşam. Aşk, o yıllardan sonra, benim de birkaç kez benliğimi kasıp kavuran fırtına oldu. Tıpkı Michel gibi yüreğimi yaktı, gözlerimi kamaştırdı ya da kararttı. Gururumu, hiç gocunmadan ayaklarımın altına aldığım günlerim de oldu benim. Michel gibi… Hüzün olanca ağırlığıyla çöktü üzerime, kimseden utanmadan ağladığımıysa şimdilerde bile yadsımıyorum.

Michel’in ölümü

“Beyaz At”ı ilk okuduğum yıllarda acının, günün birinde yenileceğini bile bile pençelerini Michel’in yüreğine saplamasına pek üzülmüştüm. Gel gelelim, ilerideki yıllarda dayanılmaz sancılar içinde dahi, hiç kurtulmaya çalışmadım yüreğimi dağlayan pençelerden. “Beyaz At”ta yalnızlık, sessizliğin içinde attığı çığlıklar gibi yankılanıyordu Michel’in kimselerin uğramadığı yüreğinde. Ölüm ise, bir kahramana yakışır biçimde geldi ona… Cephede, adını bile bilmediği bir asker için feda ediverdi kendini.

Aragon’un katkısı ne kadar

İtiraf etmek isterim ki, “Beyaz At”ın yazarı Elsa Triolet’nin ünlü şair Louis Aragon’un karısı olduğunu o yıllardan sonra öğrendim. Aragon’un büyük bir aşkla yazıp ona adadığı şiirlerle, özellikle de “Elsa’nın Gözleri” ile bende daha bir yüceldi Triolet. O zaman anladım ki, “Beyaz At”ın Michel’in duygularının böylesine derinlemesine anlatılabilmesindeki hünerde Aragon’un da katkısı vardır.

Triolet ile Aragon olayı

Birinci Dünya Savaşı ertesinde farklı beklentilerin cazibe merkezi konumundaki Paris, Doğu’dan ve Batı’dan gelen göçmenlerin akınına sahne olmaktadır. “Cafe”leri, tiyatroları ve galerileriyle albenili bir dünya sunan bu kenti ev olarak benimseyenler arasında, Elsa Triolet ile Louis Aragon da vardır. Elsa, iç savaşın perişan ettiği Sovyetler Birliği’nden kaçmış ve geçmişte kalan yürek burukluklarına sünger çekerek “mutlak aşkı” bulmak arzusuyla buraya sığınmıştır. Züppe bir delikanlı olarak avare bir hayat süren Aragon içinse Paris’i çekici kılan bambaşka bir şeydir: Genç şair, burada Paul Eluard ve Andre Breton’la birlikte sürrealist hareketin en parlak üyelerindendir. 6 Kasım 1928′de Montparnasse’da gerçekleşen buluşmadan sonra, Elsa aradığı “Beyaz Atlı”yı, Aragon ise edebi kimliğini besleyecek yeni damarı, komünizme açılan pencereyi bulur. Edebi rekabetin ve üçüncü kişilerin her an bıçak sırtında tuttuğu ilişkileri, 20. yüzyılın en ünlü aşk şiirlerinden birinde vücut bulur ve unutulmaz “Mutlu Aşk Yoktur” dizeleriyle belleklere yerleşir. Çift, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direniş Hareketi’nin simgesi olur ve savaş sonrası dönemin en önemli kültür elçisi haline gelirler.

TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı’ndaki “Galeries Lafayette”

İşte böyle bir şey… “Beyaz At’ı fuardaki “Aya Kitap” standından satın aldım. Sanki Andre Leclerc’le “Galeries Lafayette”in önünde karşılaşmış gibiydim. Birbirimize sarıldık. Karşıya geçebilmek için bir süre bekledik. Paris’in bu en hareketli noktasının bol itiş kakışlı saat altı kalabalığında, kaldırımın kenarında durmuş, birbirimize gülümsüyorduk. Ve tıklım tıklım dolu kahve, bize sakin bir sığınak gibi geldi. Az sonra, avazım çıktığı kadar bağırarak “Serişindir hep aradığım Titine, Titine, oh Titine” diye şarkı söylemeye girişecektim. Ben gene Michel’leştim.

ÜSTÜN AKMEN – uakmen@superonline.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir